Firari düşler veya “Mutluluk nereden gelir?”

“`html

Bazılarını geçmişin siyah beyaz anlarına,
bazılarını ise 1980 öncesi dönemlere götüren,
tutsaklık hikâyeleri.
Önemli olan zorlu deneyimleri bir pusulaya dönüştürebilmektir.

Mısırlı psikiyatrist ve yazar Neval el-Saadavi, “Mutluluk nereden gelir? başlıklı kısa videosunda, birçok kişinin ona sıklıkla, “Çok zor bir hayat yaşadın; hapse girdin, sürgün yaşadın, üç kere boşandın. Ama yine de neden bu kadar mutlusun?” dediğini aktarır. Bu soruya, kendi hapishane deneyiminden bir örnek vererek yanıt verir.

Enver Sedat yönetimi döneminde, üç aylık bir süre boyunca hapsedildiğimde kâğıt ve kalem bulundurmamız yasaktı. Ancak fahişeler, uyuşturucu satıcıları ve katiller gibi suçluların her türlü eşyası mevcuttu. Televizyon, kalem, kâğıt her şey. Siyasi mahkûmlara ise yazma hakkı tanınmıyordu. Her gün hücreme gelen gardiyan, ‘Hücrende kâğıt kalem bulundurman, silah bulundurmandan daha tehlikelidir.’ derdi. Bu nedenle, yanımda sürekli kâğıt ve kalem bulundurmak istedim. Gardiyanın ekmek getirdiği fahişeye, (bu arada Sıfır Noktasındaki Kadın kitabımı okumuştu ve beğenmişti) dedim ki; ‘Bana kâğıt kalem getirir misin? Çünkü yazmaya ihtiyacım var.’

‘Tamam’ dedi.

Ertesi gün bana bir rulo tuvalet kâğıdı ve bir kaş kalemi getirdi. Üç ay boyunca, akşamları gardiyan evine gittiğinde, ben de oturup Kadın Hapishanesindeki Anılarım adlı kitabımı o küçük kaş kalemiyle tuvalet kâğıdının üzerine yazdım.

Yazarak, yaratmanın zevkiyle hapiste olduğumu bile unuttum. O kadar mutluydum ki dans ediyor ve şaka yapıyordum. Kendimi kesinlikle hapiste hissetmiyordum.

Bu gibi anlatımlar, özgün kesitlere ışık tutsa da aslında bugünün mutsuz, yalnız ve umutsuz bireylerine olumlu katkılar sunarak, mutluluğu nerede ve nasıl aramaları gerektiğine dair önemli ipuçları vermektedir. Bu yazıda, Saadavi, Dostoyevski ve Frankl ile yol alacağız.

Hapishane, sürgün ve zorunlu yalnızlık

Mutluluk, çoğunlukla istikrar, güven ve refah ile ilişkilendirilir. Ölçülebilir olması, yönetilebilir hale getirilmesi ve bireysel hedeflere indirilmesi, onu politik ve varoluşsal bağlamından uzaklaştırır. Ancak bazı deneyimler, mutluluğun bu bağlam içinde, hatta en sert şekliyle dahi hissedildiğini kanıtlar. Hapishane, sürgün ve zorunlu yalnızlık gibi durumlar, ironik bir şekilde mutluluğun ne olmadığını öğretirken, aynı zamanda ne olabileceğini de açığa çıkarır.

Bu bağlamda, hapishane deneyimi, mutluluğu konforla özdeşleştiren anlatıları boşa düşürür. Neval el-Saadavi’nin, Enver Sedat döneminde yaşadığı, gizlice edindiği tuvalet kâğıdına kaş kalemiyle yazdığı mutluluk, bu tür bir paradoksu yansıtır. Bu deneyim, mutluluğun dışsal koşullarla değil, insanın içsel alanını güzelleştirebilme yeteneğiyle ilişkili olduğunu gösterir. Bu açıdan Saadavi, Dostoyevski’nin Sibirya sürgününde ve Viktor Frankl’ın toplama kampındaki farkındalığının alternatif bir biçimi olarak görülebilir.

Tanımımız, koşullarda ve kendi içimizde bir çeşit sondaj yapmaktır; yer altına inmektir. Bu biçimde şiirin vurguladığı gibi:

F tipi’ndeki tarifler de tutsaktır.
O kadar ruhu yoran bir hapisliktir ki,
Anlatmak istediğinde tersliğinin adeta bir ölüme benzediğini hissedersin.
Ya Nazım’ı rehber alır ya da Ahmed Arif’i.
Aslında her tutsak, kendi hapishanesi için bir tanım oluşturur.
Fakat yalnızca dilinin değil, iliği-kemiğiyle konuşmak istediğinde,
istemeden daha etkili bir sesi arayışı başlar…

Farkındalık ve hayali kurtuluş

Tutsaklıkla ilişkilendirilen mutluluk anlatısında acının inkârı değil, rolü bulunmaktadır. Kişi hapiste olduğunu kabul eder; bedeninin kısıtlanmış olduğunu bilmektedir ancak yazdığı anda bu kısıtlama anlamını yitirir. Günümüzde fiziksel duvarlar yok, ancak sosyal medya ve dijital görünürlük talepleriyle içsel alanlarımız tutsak ediliyor; sürekli paylaşma, onay alma ve performans sergileme zorunluluğu özgürlük ve mutluluk hissimizi kısıtlamaktadır.

Viktor Frankl, İnsanın Anlam Arayışı adlı eserinde, bir insanın her şeyi kaybettiğinde bile “son özgürlüğü,” yani tutumunu seçme özgürlüğü olduğunu belirtir. Saadavi’nin yazma eylemi bu son özgürlüğün somut bir ifadesidir. Mutluluk burada bir sonuç değil, insanın kendisini nesneleştirilmekten koruma ve dayatılan sınırların dışına çıkabilme şeklidir.

Bu yaklaşım, mutluluğu bireysel bir duygu durumundan çok, varoluşsal bir konum olarak ele almayı gerektirir. İnsan, kendini ifade edebildiği müddetçe, koşullar ne kadar kısıtlayıcı olursa olsun içsel bir bütünlük hissi yaşayabilir. Saadavi’nin dans etmesi, şaka yapması, hapiste olduğunu “unutması”, bu bütünlüğün duygusal yansımalarıdır.

Elbette mesele sadece tutsaklık değildir. Ancak bu tür zorlayıcı durumlar doğru analiz edilirse, bireyin “açık hapishane” diye tanımlanabilecek dış dünyadaki yaşamında bu deneyimleri avantaja çevirmesi mümkündür. Tutsaklıkta karşılaşılan dünyadan çıkmanın yolu yalnızca yazmak değildir. Meselenin özü, Frankl’ın yaptığı gibi koşullarla yüzleşmek ve bütün sınırlara rağmen alternatif bir duygu ve yaşam alanı oluşturabilmektir.

Tutsaklıkta yaratıcılığın rolü

Yazmak, Saadavi için yalnızca estetik bir üretim değil, hayatta kalmanın bir aracıdır. Hapiste kalem ve kâğıdın yasaklanması tesadüf değildir; otorite, anlatının ve dilin dönüştürücü gücünün farkındadır. “Kalem, silahtan daha tehlikelidir” ifadesi, yazının sadece bireysel bir ifade değil, politik bir eylem olduğunu gösterir.

Bu bağlamda Dostoyevski’nin Ölüler Evinden Anılar adlı eseri hatırlanabilir. Dostoyevski, kürek mahkûmluğu sırasında insanın en ağır koşullarda bile iç dünyasını koruyabildiğini ve bunun onu hayvani bir varoluşun ötesine taşıdığını aktarır. Saadavi’nin sözleri de benzer bir biçimde, insanı yalnızca bedeniyle sınırlayan bir düzene karşı düşünsel bir direniştir.

Yaratıcılık burada bir “üretkenlik” göstergesi değil; insanın kendisini sürekli olarak algılayabilme aracıdır. Zamanın dışarıdan deneyimlenmiş ölçülerinin değiştiği ve hatta askıya alındığı, geleceğin belirsizleştiği tutsaklık koşullarında yazmak gibi çeşitli yollarla dayatmalara karşı bir başkaldırı atmosferi oluşturmak, insanı fiziksel sınırların ötesine çıkarır, geçmişle bağlantı kurdurur, anı anlamlandırır ve öznenin kendisini dağıtmadan var olmasını sağlar. Mutluluk tam da bu dağılmama hâlinden doğar.

Susturulmaya karşı direniş

Saadavi’nin mutluluk anlatısı içerisinde öne çıkan kavramlardan biri, “kendini ifade etme”dir. Ancak burada ifade, sadece görünürlük ya da konuşkanlığı değil; aksine, kimseye sunulmak zorunda olunmayan, onay beklentisi olmadan gerçekleşen bir iç konuşmayı ifade eder. Bu bağlamda Saadavi’nin tuvalet kâğıtlarına yazdığı notlar, öznenin öncelikle kendine tutulan bir kayıttır.

Virginia Woolf’un Kendine Ait Bir Oda adlı eserinde belirttiği gibi, özellikle kadınlar için düşünsel üretim, maddi olduğu kadar zihinsel bir mekan gerektirir. Saadavi’nin hapishanede oluşturduğu iç alan, Woolf’un “oda” metaforunun en özgün biçimlerinden biridir; kapatılma koşullarında dahi yaratılan bir düşünce mekânıdır.

Hiçbir “yüksek güvenliğin,” yönetmeliklerin geçerli olmadığı, dokunulamayan ve tutsak alınamayan bu iç alan, mutluluğun kaynağıdır; çünkü burada insan yalnızca hayatta kalmaz, aynı zamanda kendisi olarak kalır. Günümüzde mutluluğun azalması, Saadavi’nin perspektifinden bakıldığında, bu iç alanların giderek işgal edilmesiyle ilişkilidir. İnsanlar görünür olmakta, paylaşmakta; fakat kendilerine ait içsel ifade alanı bulamamaktadır. Buradaki temel ölçü, onay değil itirazdır; başkası değil kendin olmaktır; ister kural isterse duvarla örülsün tüm boğucu sınırlardan sıyrılabilmektir.

Sonuç yerine

Neval el-Saadavi’nin hapishane deneyimi, mutluluğu yeniden düşünmeye sevk eder. Burada mutluluk, ne konforun ne de güvenliğin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Aksine, insanın tüm baskılara rağmen özne olarak kendini kurabilmesinin ortaya çıkardığı derin bir iç tutarlılıktır. Bu buradan hareketle mutluluk, edilgen bir his değil, aktif bir direnç hâlidir.

Dostoyevski, Frankl ve Saadavi’yi birleştiren nokta, insanın en sıkıntılı koşullarda bile, en kötü ihtimallere rağmen anlam üretebilmesi durumudur. Mutluluk, bu anlam üretiminin duygusal karşılığıdır.

Belki de günümüzde mutluluk oranlarının düşmesi, insanların daha az şeye sahip olmasından değil; kendileriyle baş başa kalabilecekleri alanları kaybetmesindendir; “norm” olarak dayatılanı yaşamın zorunlu bir gerekliliği olarak kabullenmelerindendir.

Hayata dair yaptığımız bu tanımlamaların gereklerini yerine getirmek elbette yazıldığı kadar kolay değil. Hatta bu, bir yanıyla yaşam sanatıdır. Ernst Bloch’un da ifade ettiği gibi sanat, bu dünyayı “sonsuz görmeyi” sağlayan bir bakış açısı sunar; sonsuzluk da “mümkünü genişleten” bir ufuk verir. İşte tam da bu noktada, bugün bizim öte dünyayı değil, bu dünyayı “sonsuz ve derin görmeyi sağlayan” bir bakış açısına, dönüştürücü bir niyete, her koşulda birbirini bırakmayan “kardeş ellere” ihtiyacımız var.

Ey derin acılar ve ağıtlar eşliğinde gelen
Öğretici dizeler.
Ey gözyaşlarında birbirinin tuzunu bilen,
Mücadele esnasında birbirinin yükünü alan
Şiirleşmiş bir ortaklaşmanın komünal ifadesi;
İnsanlığın en doğru öğretisi…
Hâlâ çaresiz ve saldırgan günümüzün hâkimi.
Fakat artık insanı güzel olmaktan alıkoymaya yetmiyor tutsaklığın türü.
Çünkü insanlık, değerleri ortak haline getirmeyi başardı.
Ne duvar ne de coğrafya, birbirinin elini tutmaya engel olabiliyor…

(MY/VC)

“`